Hayal
kurmak güzel şey... Kendini hayal dünyasına kaptırmadan, gerektiğinde yaptığın
şeyin gayet saçma ve gerçekdışı olduğunun farkına vararak hayal kurabiliyor
olmak daha da güzel bir şey.
Herkes biraz hayal kuruyordur. En azından
gözünüzün önünden, olmasını istediğiniz şeyleri geçiriyorsunuzdur. Bu, aslında
olmasını istediğimiz şeyler ile olanları farklı bir şekilde yorumlamak gibi bir
şey. Komik değil, utanılacak bir şey de değil ama ben sanki bu komik bir şeymiş
gibi hep hayallerin gerçekle ilişkisini kurmaya çalışırım. Örneğin, var olan
düzenin bir parçası olmak istemedim hiç; bir köyde küçük bir evde ya da eski
bir karavanda günlük veya yeteneğe dayalı, daha gerçek işler icra ederek
yaşayabileceğimi hayal ettim; hayatımı sadece kendim yönetebildiğim bir düzen
hayal ettim. Aslında doğayla ve gerçek insanla daha iç içe bir yaşam, tıpkı saf
sanat gibi…
Düzene uyacak bir yapıya sahip olmadığım
için üniversitede de bununla ilgili bir bölüm seçmedim, meslek edinme kaygım
olmadı hiç. Zaten üniversiteye gitmek için de birçok işte çalıştığımdan, her iş
öğrenilir ve halledilir kafasındaydım. "–dı’lı" geçmiş zaman eki kullanmam
yanlış aslında, hâlâ böyle düşünüyorum. Sorun ne biliyor musunuz? Sorun
kaçamıyor olmak. Sorun, sorumluluklardan kaçamıyor olmak. Her şeyden bir
şekilde kaçabiliyorsunuz ama hayallerinizi gerçekleştirmek için bile düzene
uyum sağlamaktan kaçamıyor olmamız… Bu size sanatçının yaşamını
hatırlatacaktır, birçok sanatçı kendi halinde bohem bir yaşam sürer fakat
severek başladıkları sanatkâr işlerini artık para için yapmak mecburiyetinde
kaldıklarında, o büyük heves yerini meslek sevgisine bırakır.
Geçtiğimiz günlerde bir kısa film
festivalinde yer aldım ve orada bu hevesin saf katıksız halini gördüm. Sanat
yapma duygusunun, insanın kendi yaşamından kesitleri sanata aktarabilme ihtiyacıyla
olduğunu gördüm. Bir film; doğudaki küçük bir kızın dini sorgulamasından ve
yaşam koşullarından; diğer bir film, yönetmenin kör ve yaşlı anneannesinin tek
başına hayatını nasıl sürdürdüğünden; başka bir film ise, 13 yaşında annesi
tarafından manastıra bırakılan ve orada 70 yaşına gelen bir amcanın
hikâyesiydi. Bu filmler tamamen sanat yapmak isteyen, içinde o henüz doğmuş
olan hevesle birlikte işe koyulan insanların emeği ve fikirleriydi. Yani mecbur
olmadan, sadece yapmak istedikleri için yapmak bir şeyleri… Kaçma isteği
getiren şey de bu işte... Mecburiyetlerden kaçmak, mecburiyet insana alması
gerekeni veriyor sadece, başka bir dünya açmıyor. Tıpkı günümüzde hangi tür
filmler rağbet görüyorsa o türde filmlerin yapılması, gerçek insan hayatına ve
doğal hayata dokunulmaması gibi.
Eminim o güzel kısa filmleri yaratan sözde
amatör ama günümüzdeki filmlere göre oldukça iyi işler çıkarmış yönetmenler de
ufak kaçmalar yaparak bu işlere imza atmışlardır. Sanat insanı gerçekten
iyi insan yapıyor, bu kanıya bir kez daha inandım. O yönetmenlerin bu şartlar
altında bu hissi taşıyor olmalarına ve filmi icra edebilmek için bu kadar çaba
harcamalarına hayran olmamak mümkün değil
Karpuz
Cenneti adlı kısa filmden bir kare.
Kaçma eylemi normalde de oluyor, olmuyor
değil... Kaçarak uzaklarda yaşamayı deneyip başaranlar da çoğunlukta. Demek ki
yapılabiliyor... Örneğin, bir süre ekonomik sistemden bağımsız, bisikletiyle
Türkiye’yi dolaşarak yaşayan Hasan Söylemez. Tanıyanlar bilir; parasız, sadece
insanlara ve kendine güvenerek yola çıktı Söylemez. Fakat onun da bunu yapmak
için önce sağlam bir bisiklet edinmesi gerekiyordu ve onun gelirine bağlı
yaşayan biri olmaması gerekiyordu. Bu detayı bilmiyorum açıkçası ancak
bisiklete sahip olmak için bir bisiklet firmasında 1 ay boyunca sadece bisiklet
ücretini çıkarmak için çalıştığını biliyorum. Bir örnek daha var; Trabzon’da
yaşlı bir teyze... Oğlunu, kendisi 57 yaşında iken kaybetmiş ve o günden beri
hayata küsüp Trabzon’da bir yaylada, sahip olduğu evde elektrik, su ve para
olmadan tam 27 yıl yaşamış. Onun da sahip olduğu
bir evi vardı, olmasaydı kaçamayacaktı. Kaçmak, dünyadan kopmak anlamına da
geliyor evet ama dünyayla bağımız oluyor da ne oluyor ki? Sanata, ürettiklerimize,
işimiz ne olursa olsun işlerimize gerçek duygularımızı katmaktan yoksun,
hayallerimizi gerçekleştirmek yerine, zaruret altında hareket eden ya da
edemeyen bireyler , piyasa insanları olup çıkıyoruz.
Hasan Söylemez, son parasını çocuklarına
vererek bisikletiyle Türkiye turuna çıktı.
Her gün bir yeni iş kazası, işçi ölümleri,
hayvan katliamları, hayvanlara kötü davranan insanlarla karşılaşıyoruz.
Düşünsenize açık sözlülüğü, yani doğal davranışı bile patavatsızlık olarak
değerlendiriyoruz, çünkü topluma uygunsuz bir söz ve davranış oluyor onlar için
(piyasa insanları için). Gerçekte ne hissedildiği kimsenin umurunda
değil. Gerçek duygular mühim değil, mühim olan toplumun ne görmek duymak
istediği… Yani bu dünyada sinsi olmak uygun bir davranış.
Televizyonlarda, sürekli aynı şeylerle
insanları kandıran politikacıları ve çalışanına zerre değer vermeyen ama
iyi hizmet veremedikleri için reklama ihtiyaç duyan şirketlerin reklamlarını
seyrediyoruz... Sokaklarda sürekli diğer insanları süzen ve haklarında bin bir
söylentilerde bulunan insanlar... Asıl niyetini belli etmeden birbirleriyle bağ
kuran insanlar... Yaşanan hayal kırıklıkları… Yardıma ihtiyacı olanların
yerlerde yattığı, her gün işe gidenlerin de o yatanların yanından transit bir
şekilde geçip gittiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu dünya ile bağlantımız olsa ne
olur ki? Oluyor da ne oluyor? Üzülüyoruz, “Ah,
vah yazık!” diyoruz, ama sonraki cümlemiz “Sofra kurulduysa hadi yiyelim artık!” oluyor. Bir şey yapamıyoruz
ki... Zaten bahsettiğim insan türü için bir şey yapası da gelmiyor ki insanın.
Hayvanlar için bir şeyler yapmak istiyorsun, ona da maddi gücün yetmiyor yine
piyasa insanı olmaya mahkûmsun. E yaşamak da güzel geliyor hani, ölmek
istemiyorsun. İstesen de emin olamıyorsun.
Öyleyse kendi yönetiminde, gözünün bu
şeyleri görmediği bir yerlerde güzel insanlarla ve hayvanlarla yaşamak istemeyi
hayal ediyor ve uygulamak istiyor olmak, yani kaçmak, bu kadar zor olmamalı
bence…. Bu düzen içine doğmayı nasıl biz istemediysek, düzene hizmet etmek için
yetiştirilmiş olmaktan kaçma işini de bize bırakmıyorlar ne yazık ki…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder