Bugün çok basit bir olay aracılığıyla hayatın tiyatro konusunda bana nasılda zalim davrandığını farkettim.
Fark etmeme sebep olan an çok basit bir wp grup sohbetiydi. Herkes çocukluklarından fotoğrafları atsın dedik. Bende kendiminkileri gönderdim. Başkalarından küçükken dans ettikleri, tiyatro oynadıkları fotoğraflar geldi. Benim hiç o konuda fotoğrafım olmadığını farkettim. Halbuki çocukken ilk yaptığım tiyatro ilkokul ikinci sınıftaydı; 8 yaşındaydım ve sınıf arkadaşlarımdan yakışıklı ve o zamanlar aşık olduğumu sandığım diğer bir arkadaşımla sadece ikimizi seçmişlerdi tek kişilik oyunlar için. O doktoru oynayacaktı ben de Moliere'in Cimri'sinden Harpagon olacaktım yanlış hatırlamıyorsam... Beraber provalar yapacağız sadece ikimiz varız diye hem acayip heyecanlanmıştım hem de zerre belli etmiyordum hoşlandığımı, her zaman ki gibi, duygu göstermek ayıpmış gibi... Her neyse, düzenli provalar yaptık o dönemde ve oyun günü geldi. Biz hem bu tek kişilik oyunu yapacaktık, hem de diğer çoklu oyunlardaki yan rollerde yer alıyorduk. Ben sahneye çıktım, oyunu oynadım baştan sona, en vurucu sahne vardı "güya" en vurucu tabii. Arkamdan konuştuklarını dillendiriyor ve "Püüüfff cimriymişim" diyecektim. Bu sahneyi hiç yapamıyordum, buna çok çalışmıştık hocayla. O yüzden o sahneyi canlandırınca hocamın gözlerine baktım sahneden. O da göz kırpıp kafasını salladı. Nasıl mutlu olmuştum yapabildim diye.
Tiyatromu izlemeye annem ve ablam gelmişti sadece ve fotoğraf makinesiyle tüm oyunlarımı çekmişlerdi. Ancak filmi yıkatmaya gittiğimizde filmin yanmış olduğunu, sadece koroda sınıf arkadaşlarımla birlikte şarkı söylediğimiz kısımların kaldığını gördük. O kadar üzülmüştüm ki bu olaya. Hayatımdaki ilk büyük çabam ve başarımdı. Ama hiç anısı kalmamıştı. Üstelik bana taklit yapmayı öğreten tiyatroyu sevdiren babam da yoktu izleyenler arasında. O gün yaşadığım bu hayal kırıklıklarından mıdır nedir hep içimde yara olarak kaldı tiyatro. Ne gelişebildim, ne heves edip giriştiğim gruplarda istikrarlı olabildim. Cedric haklıydı belkide, 8 yaşındaysanız hayat gerçekten çok acımasızdı.
İşte gruba o çocukluk fotoğrafları atılırken benim bu başarıma dair elimde hiç fotoğrafım olmaması bana bunu fark ettirdi ve devamı geldi.
2008 yılıydı. Trendteam Ajans diye bi oyunculuk ajansına üyeydik. Ben bir çocuk tiyatrosuna da dahil olmuştum. Pembe İncili Kaftan diye bir oyun çıkartıyorduk. Yönetmen beni denedi önce; şive yapmamı istedi, sultan gibi konuşulan replikleri okuttu. Sonra tamam dedi, bu metinleri ezberle gel. Doğru düzgün prova da yapamadık ama ilk oyun sahneleme zamanımız geldi. Her şey hazırdı, kostümler, suflör, arka planda metinler. Nasılda silmişim bu anıları... Şimdi bunu yazacağım diye hatırlıyorum. Halbuki ne özel ve ne güzel anılardı. O oyundan da hiç fotoğrafım yok mesela. Sahneye çıktık. Ben hürrem sultanı andıran bir kadının rolündeyim, metinleri ezberlememe rağmen sahnede birkaç kez unuttum. Role girmiştim ama metinlerde unutkanlığım oluyordu. Neyseki izleyiciler çocuktu ve yönetmen de bizimle oynadığı için toparlıyordu oyunu. Rolümüz bitince kulis dediğimiz 5 metrekarelik, duş perdesi gibi bir perdeyle çevrili ufacık alanda metinlerimize bakıp sıramızı bekliyorduk. Çok heyecanlıydı, sıran geldiğinde sahneye çıkmak. Oyun sonunda selam vermek. İzliyeciden gelen o reaksiyonu almak... Duygusallaşmayalım şimdi neyse :) Bu oyun da ilk ve son oldu. O gün paramızı aldık ama diğer okullardan teklif alamadılar ve çocuk tiyatrosu geçmişim de orada bitti. Ve yine hiç fotoğrafım yok dediğim gibi :) Gereksiz yığınla gezilerimden fotoğraflarım var ama bu güzel özel anlardan fotoğraflarım yok. Kimse gelip benim yaptığım şeyi önemseyip fotoğraflamadı çünkü. Ajansın çektiği de ajansta kaldı.
Yazı uzun olacak ama emin olun bu konuya ayırdığım en istikrarlı vakit bu olacak, beynimin ve kalbimin buna ihtiyacı varmış. Evet devamı var. Sonra ne mi oldu?
Ben üniversite sınavlarıma hazırlanırken yine bir oyunculuk ajansına kayıtlıyım, ablamla bir sürü sete gidiyoruz figüran olarak, arada diyalog çıkıyor onları yapıyoruz falan. İlk defa bana yardımcı oyunculuk teklifi geldi. Dizinin yan karakterlerinden daimi bir rol olacakmış. Cihangir'de bir binada deneme çekimi var. O günlerde de Kadıköy'lü sevgilim Caner'le çıkıyorum ve dehşet aşığım yine her zamanki gibi. Aşık olunca da paranoyalaşmıştım ve kıskançlık yapmıştım bir önceki gün sanırım. O gün çekime hazırlanmam gerekirken kafam bununla meşgüldü, deli gibi ağlayıp ertesi gün çekime şiş gözlerle gitmiştim, makyajla saklasam da belli oluyordu. Deri koltuklarda benimle birlikte bekleyen, aynı rol için gelen birkaç kişi daha vardı. Tam çekim sırası bana gelecek, rolümü tekrar ediyorum o sırada tuşlu telefonuma bir mesaj geldi Caner'den; "ben yapamayacağım Deniz, ayrılalım, kendine iyi bak." tarzı, yüreğe öküz oturtan cinsten. Zaten dağınık olan beynim çekim sırası bana geldiğinde ne kendini anlatabildi yönetmene, ne de role odaklanabildi. O iş de ilk ve son oldu.
Tiyatroyla sınavım buydu belkide, tiyatro zorluklarla dolu bir sektördü ve bu zorluklara rağmen yapabileceksen o işin içinde olabilirdin ancak. Yani hayatında kötü giden şeyler olsa da orada iyi olmak o rolü vermek zorundaydın. Bununla da kalmadı bu sınav...
Üniversiteye gittim, aradığım sadece iki kulüp vardı, arkadaş edinmeye çalışmak gibi bir çabam hiç olmadı, sadece bu kulüplere girmek istiyordum; Müzik ve Tiyatro. Arkadaşlarım nasılsa olurdu, oluyordu da. Kulüplerin peşinde süründüm. Her gün gittim açıklar mı diye, her gün. Yok, kapalılardı. Sonra bir gün stant açmışlardı. Orada nihayet bilgi edinebilmiştim, üyelik 25₺, sene boyunca da hiçbir oyunda yer almayacaksın ve tüm oyunlara gelmek zorundasın gibi bir şart vardı. Ailem kirada oturuyor, babam iflas edeli yıllar olmuş ve çalışamıyordu. Biz üniversiteye annemin aşçılık yapması sayesinde gitmişiz ve beni okula bırakan servise bile ödeme yapamıyordum. 1₺ ile okula gidip servisle eve dönüyordum çoğu zaman. O üyelik ücretini nasıl vereyim? O oyunlara nasıl gideyim? Olmadı, üniversitede de engel çıktı karşıma işte. Tiyatro lüks işiydi anladım. Zaten üniversite sınavı tercihlerinde de "tiyatro lüks işi kızım, para kazanabileceğin bir iş seç" demişlerdi. Bende sanat dışında bir şey okuyamıyorum, denedim 2 yıllıkta olmadı, hiç değilse ona yakın bir şey olsun diye felsefe seçmiştim.
Bununla da kalmadı, üniversite döneminin bir yaz dönemiydi. İstanbulda kayıtlı olduğum ajanslardan birinden yine deneme çekimi teklifi gelmişti. Üniversite 1'de çok aşık olduğum ve yine aşırı güzel anlar yaşadığım bir sevgilim vardı. Bu seferde ondan ayrıldığım onu atlatmaya çalıştığım bir döneme denk gelmişti. Okulda artık her gün yeni sevgilisi veya kız arkadaşlarıyla görüp içimin acıdığı biri. Bu olay çok tazeyken yine bir önceki gece deli gibi ağlayıp gözlerim şiş gitmiştim sete :) Hiç yapamamıştım yine rolü. Oha dedim yıllar öncekiyle aynı şey. Aynı olay ve yine deneme çekimi öncesi. Resmen bu meslek bana; geleceksen güçlü gelmen lazım, ya da hiç heveslenme diyordu.
Sonra bir başka aşırı hobim olan bilgisayar ile ilgili bir iş buldum. O işte yürüdüm gittim ve mesleğim o oldu. 5 yıl ofis hayatı geçirdikten sonra mutsuzluktan ve stresten, aşırı rutinden, yoğun çalışmaktan ve biraz da yaşımın ilerlemesi sebebiyle hem reflü çıktı hem alerjilerim peydah etti. Bu işten tazminatımı alıp ayrıldım. Zorluyordum kendimi hep zaten, bu meslekten ne zaman ayrılsam başka iş yapmak için kıçımı yırtıyordum ama hayat beni yine bu mesleğe yönlendiriyordu. Aslında uzaktan çalışmak ve göçebe yaşamak istediğim için uyuyordu da bana bu yaşam tarzı. Ama içimdeki o tiyatrocu olmak isteyen Deniz'i susturamıyordum.
2019 Eylül ayında ofis hayatıma son verdim. Toksik bir ilişkimi bitirdim. Ekimde taptaze bir hayata başlamak için formasyon almaya, öğretmen olmaya ve yine tiyatro yapmaya karar verdim. Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezine gittim form doldurdum. Fazla geçmedi hoca aradı ve dersler başlıyor dedi. Aşırı mutlu oldum. Dersler benim tahmin ettiğim yerde değildi biraz ters mesafede çıktı ama orayı da buldum gittim geldim. Tüm derslere katıldım. İlk gittiğim gün kendimizi sahnede anlattık. Heyecandan bacaklarım titremişti:) Sahneye çıkmayalı yıllar olmuştu sonuçta. Bahçıvan tipli kısa kot bir elbise giymiştim, kurumsal hayattaki o sıkıcı kıyafetlerden sonra kendimi özgür hissediyordum. Muhtemelen çocuk gibi görünüyordum ama orası zaten olduğun yaş değil hissettiğin yaş yeriydi.
Öyle iyi geliyordu ki sahnede olmak, hocanın anlattıkları, tiyatronun yogayla, sporla, sanatla, tarihle hayatın birçok alanıyla ilişkili olmasına dair cümleler.. O güzel kitap önerileri. Kitap önerileri demişken, o ofis hayatım boyunca okuduğum kitaplardan bazıları da tiyatroyla ilgiliydi. Mesela "Rol Yapmayın Lütfen" Meisner oyunculuk tekniğine benzer bir teknik ile oyunculuğun aslında rol yapmak değil, olmak olduğundan bahsediyordu, müthişti. Çağ Çalışkur'un katıldığım bir workshop'unda da bu kitaptan bahsedildi. Orada da yine çok özgür hissetmiştim. Görünür hissetmiştim. Her neyse konumuza dönelim :)
Bu Kadıköy oyunculuk kursu ücretsizdi, bir tane oyun çıkacaktı sene sonunda ve hepimiz oyunun her aşamasında olacaktık. Heyecan vericiydi. Önce yazılı dersler sonra sahne dersleri görmeye başladık. Bir kere doğaçlama oyun oynadık. Hepimiz kendimize bir isim koyduk, ben kendimi Pakize yapmıştım. Oğlak burcu, maddiyatla ve başarıyla ilgilenen biraz da çirkef bir kız olacaktım ve damatın ablasıydım. Hoca oyunumuzu beğendi :) Bu sırada evde ve çevremde bu konuda hiç desteklenmiyordum bu arada. Kimse benim bu işlerle ilgilenmemi istemiyordu. Boş işler olarak görüyorlardı. Bu biraz bana da yansıyordu. Nolacaktı yani? Bir sene emek harcayıp bir oyun sergileyip bitecekti. Elime ne geçecekti? vs. düşüncelere kapılıyordu mantıklı tarafım. Ah o mantıklı tarafım zaten başıma ne geldiyse biraz da onun yüzünden...
Bu eğitimin yeri Acıbadem'de bir kültür merkezinin bodrum katıydı, cam yoktu, klimalıydı, yerler halıfleksti. Ofis hayatını bırakma sebeplerimden biri olan, tazminat alabilmemi sağlayan alerji raporum yani alerjilerim beni rahat bırakmadı bu seferde. %100 olan iki alerjimin biri toz (tozlu, yünlü ve halılı ortamlar), diğeri nemdi (rutubet, klima böcekleri ve klima havası) 3 ay yine de götürdüm bu işi. Her molada bodrum kattan yukarı çıkıp rengim atmış bir vaziyette sokak havası almaya çalışıyordum. Sigaraya çıkılan yangın merdivenlerine çıkıyordum. Her boğulacak gibi olduğumda tuvaletim gelmiş gibi yapıp ortamdan çıkıyor hava almaya çalışıyordum. Dersler bitip oradan çıktığımda rengim bembeyaz ve aşırı halsiz oluyordum. İlk zamanlar salya sümük ile ders dinliyordum ama gittikçe vaziyet kendimi dışarı atma isteğine kadar zorlamıştı. Hocaya hiç bir şey söylemedim bununla ilgili, tiyatro güçlü olmak gereken bir alandı çünkü, zayıf görünmek istemedim. Tekrar başka bir alanda yine eğitim olursa yine gelirim diye açık kapı bırakmak istedim. Formasyon sebebiyle artık eğitime devam edemeyeceğimi söyledim ve ayrıldım. "Tiyatro Defteri" yaptığım ajandam yerini "İngilizce Defteri" ne bırakmıştı artık. Yazılarım hala duruyor. Ama defter yarım kaldı :)
Tiyatro maceralarım hep böyle yarım kaldı. Hep başlayıp bitiremedim, sonunu getiremedim. Çalışma hayatımın son 1 yıllık evresinde de Sadri Alışık Kültür Merkezinin konservatuar sınavlarına kayıt olmuştum. Tüm evrakları götürmüştüm. Tiradlara çalışıyordum evde ama pek de içime sinmiyordu. Ev boş olmuyordu ki, yalnız kalamıyordum ki adam akıllı çalışayım. Konservatuar sınavı hep hayalimdi. Bana artık biri "senden olmaz, zorlama" desin ve bu işin peşini bırakayım istiyordum. Olacaksa da bir yerlerde bu işin ucundan biraz da ben tutayım istiyordum. O sınava da girmedim. Tiradlara doğru düzgün çalışamadım rezil olmanın alemi yok, ezberim de kötü dedim bıraktım.
Bu sene yine bu sınavlara bakayım dedim. Artık 30 yaş sınırına takılıyorum :) Yetişkin kursları için para harcamam gerekiyor ancak. Yine telefonumda audition uygulamam var. Bir çok çekime yine deneme oyunu gönderiyorum. Ama anladım ki ben tiyatro işini ilkokulda bırakmışım. O tek kişilik sahneyi ezberleyen, diğer oyunlardaki rolünü ezberleyen, sahneye çıkmak için can atan Deniz o yanan filmlerle birlikte küllenmiş. Yıllar boyu da o külleri üfleye üfleye tekrar yakmaya çalışmışım ama hep karşıma tıpkı o filmlerin yanması gibi engeller çıkmış. Deniz'in de artık koca bir tiyatro metni ezberleyebilecek kapasitesi kalmamış, o yönü gelişememiş çünkü. Hevesi kalmamış, tirad çalışacak sınava girecek özgüveni kalmamış. Bir yerlerde küçük farklı versiyon Deniz varmış ama onu canlı tutamamışız.
Yani demem o ki; çocuğunuzun hobilerine destek verin, kendi istediğiniz yönde değil, onun istediği yönlere gitmesine izin verin. Sadece anne olarak da değil, baba olarak da destek verin. Anılarını canlı tutun. Heveslerini kırmayın. İçlerinde yaşama sevinci uyandıran bu küçük tutkular sönerse, ileride hep bir yara olarak içinde kalacak, tutkusu devam edecek ama o konuda gelişememiş ve hatta körelmiş olacağı için bir yere varamayabilecek. Ya da hayat ona bu konuda engeller koyacak bilmiyorum. Belki her şey kader kısmettir. Belki gerçekten çok aşırı isteseydim olurdu :) Değil mi? hep öyle derler ya.
Hep öyle dediler diye koluma Ozzy Osbourne dövmesi yaptırmıştım işte. Ozzy 15 yaşında fakir bir ailede beş parasız olmasına rağmen müzik tutkusunun peşinden gitmiş, bulaşıkçılık yaparak gitar parası biriktirmiş, başka bir iş yaparak para kazanıp kendi grubunu kurmuş. Hayatını tüm zorluklara rağmen müziğe adamış bir adam. Her ne kadar itici bir civciv hikayesi olsa da, tutkusuna olan düşkünlüğü beni çok etkilemişti. Çünkü ben tutkuma böyle sahip çıkamadım diye hep hayıflanıyordum. Belki onun bakması gereken bir ailesi yoktu, belki erkek diye başka şehirlerde tek yaşayabilecek ve kendine bakıp hayali için uğraşabilecek imkanları vardı bilmiyorum. Ama o "çok isteseydin olurdu"cuların etkisindeyim biraz hala.
Bu yazıyı kendime saklıyorum, buraya kadar okuyan 3 kişi anca olacak biliyorum :)
Tutkunuz daim olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder