25 Haziran 2025

Cennet ve Cehennem Belki de Yaşlılığımızdadır.

Çocukluktan beri varoluşsal sorularıma cevaplar ararken hep babamın söylediği bir söz vardı. “Ben cennetin de cehennemin de bu dünyada olduguna inanıyorum.” diye. İnancı sorguluyordu ve belli ki yetişkin haliyle ettiklerimizi bu dünyada bulduğumuza inanıyordu. 

Büyüdükçe benim görüşlerim sıkça değişti. Önce tamamen inançsız olmuştum, 17 yaşındaydım, asiydim, rockçıydım, bununla birlikte gelen inanç sistemi otomatik yüklenmişti. 24 yaşımda Felsefe bölümü okuyup mezun olduğumda ise Deist olmuştum. Bir gücün mutlaka var olduğuna inanıyordum. Hala da öyle ancak mensup olduğum ülke ve ülkenin resmi dini gereği islam dininin büyük gücüne inanarak dua ediyorum. Tüm vazifelerini yerine getiremesem de deizmim böyle bir evreye geçti. 
Bugünlerde ise babamın lafı yeniden kafamda yankılanıyor, ailemin yaşlanması, çevremdeki akrabalar ve tanımadığım insanların yaşlılıklarına şahit oldukça kafamda başka bir senaryo dolanıyor. Sanki yaşlılık seçimimizi gençken yapıyoruz ve gençken yaptıklarımız yaşlılığı nasıl yaşayacağımızı belirliyor gibi gözükmeye başladı. Babamın lafına da benziyor bu düşünce, belki o da benim yaşıma geldiğinde böyle düşünceye sahip olmuştu bilemiyorum. 

Geçtiğimiz günlerde yeni taşınacağım semtte eşimin çok yakını olan bir yaşlı kadını ziyarete gittik. Geçmişte çok zengin oldukları ve hala apartmanları yazlıkları olduğu konuşuluyordu. Ancak evin içi tamamen istifçi evi gibiydi. Kediler ve eşyalar… Kadın yaşlı olduğu için kolaylıkla aşağı inip çıkamadığından tüm hayatı bunlar üzerine kurulu gibiydi, kediler ve eşyalar. Zenginlik diyince benim hep büyük ferah evlere sahip insanlar gözümün önüne gelirdi. Belki dizilerden dolayı böyle bilmiyorum. Gerçek hayatta karşılaştıklarım ise hiç öyle değil. Benzer bir senaryo da bizim zengin akrabanın evi, onlar da hep zenginliği konuşulan kişiler ancak evleri çok eski eşyalarla dolu, kasvetli bir görünüme sahipti. Tüm bunların yanında beni düşündüren bu yaşlı profilleri oluyor. 

Seçtiğin yaşamı yaşıyorsun ve seçtiğin şekilde yaşlanıyorsun. 

Türkiye’deki yaşlı profilleri; tek başına yaşayan, büyük oranda torununa yakın ve torun bakan, hayatından şikayet eden profiller oluyor. Nadiren ise emekli gezgin yaşlılara denk geliyorum. Ya da sosyal çevre yapmış, onlarla vakit geçiren yaşlılara… İlk anlattığım profil, gençliğinde hayatını çocuğuna ve evlilik hayatına adamış, kendine has bir yol çizmeden hayatın getirdiklerini yaşayarak yaşlanmış, sonuçta ise mutlu olmak için bir neden arayan, o nedeni de çocuklarına yardım etmekte ya da torun sevmekte bulan kişiler. Ancak hayatları evde geçiyor, ev, eşya ve çocuklar. Gerçekten mutlu olduklarına ise nadiren şahit oluyorum. Çünkü bir süre sonra çocukları onlara torunların bakıcısı gibi görüyor. Ya da kendileri yoruldukları için artık torun sevgisi bile bir kenarda kalabiliyor. 

İkinci profil ise yaşlı gezginler, sanki hayatı bir yol üzerinde yaşamış, çocukları büyütürken bile onların gideceği günlerin planlarını yapmış ve evden ayrıldıklarında kendi hayatlarına devam etmeyi seçmişler. Bu profillerin çoğuna kendi gezi turlarımda rastladım. Şikayet edenler de vardı ancak büyük oranda koşullara katlanıyorlardı, ülkenin soğukluğuna, saatlerce otobüsle gitmenin yoruculuğuna, akşam otelde çıkan yemeğin kötü olabilme ihtimaline, katlanıyorlardı. Katlanma eşikleri yüksekti yani. Çünkü geziyorlardı da. Mutlu görünüyorlardı. Evde ve çocuklarıyla geçirenler de mutlu görünüyorlar ancak bir şeye katlanma eşikleri çok düşük oluyor. Ve bence bir insanın tahammülü ne kadar düşükse içsel tatmin ve mutluluğu o kadar azdır. Kendi hayatımdan vardım bu çıkarıma. 

Konuyu uzatmadan yurtdışındaki yaşlılara da gelmek istiyorum. Aşağıdaki fotoğraf Hollanda’da bir bardan. İki masada da ikişer adet yaşlı kadın var. Saçları özenle taranmış, özenli kıyafetler giyilmiş, akşam yemeği için bu bara gelinmiş ve yemek yerken şaraplarını yudumluyorlar, sohbet ediyorlardı. Ben bu barda baya uzun kaldım bu süre içinde onlar da hep oradaydı. Üşüdüler sırtlarına şal aldılar. Muhabbetleri uzadı farklı bir içki denemek istediler. Çok huzurlu görünüyorlardı. 




İşte bu noktadan sonra yaşlılığın gerçekten tüm hayatın boyunca yaptığın seçimlerin bi sonucu olarak bu dünyadaki cennetin ve cehhennemin olabileceği kanısına varıyorum. Seçimlerin bilinçli olduğunda ve hayatı olduğu gibi kabul ederse yaşamayı seçtiğinde yaşlılık gayet huzurlu olabiliyor. Türkiye’nin yazlık bölgelerinde yaşayan emekli öğretmenler de buna dahil. İyi şeyler yapar, çok çalışır ve kendi yaşamından hiç vazgeçmeden kucaklarsan hayatı, yaşlılığını cennete çevirebiliyorsun gibi gözüktü bana. Ancak tüm hayatını bir savaş içerisindeymişsin gibi yaşayarak, kendi yaşamını hep bir kenara bırakıp bol fedakarlık ile yıpranarak geçirirsen yaşılılığında kimse sana bunları yaptın diye ödül vermiyor. Aksine kendi yaşamına bakmamayı seçtiğin için yaşlılığında bu alışkanlık devam edebiliyor. Bunu kırabilen nadir yaşlılar da var tabii ki. Ancak büyük çoğunluk gençliğindeki o fedakar ve cefakar profil ile yaşlılığında kendine cehennemi seçmiş olabiliyor. 

Mutsuz yaşlılar ülkemizde o kadar çok ki, ben mutlu ve hevesli yaşlı görünce şaşırıyorum. Dans eden, içki içen, festivale katılan, sabahları koşu yapan yaşlılar görünce Hollanda’da, şaşırdım. Ve döndüğümde buradaki yaşlı algısı yüzünden kendine acıyan, mutsuz yaşlılar gördüğümde çok daha üzülür hale geldim. 

Kendinize cenneti verin olur mu, bu yazıyı her kim hangi yaşta okuduysa, kendi yaşamına da değer vererek yaşlılığında kendine cenneti verir umarım. 

Sevgiler, 

27 Ocak 2025

34 Yıldır Dünyadasın, Ne öğrendin?

Diye sorsalar ne derim diye düşündüm bugün. 

İlk cevabım şu oldu; bu soruya yanıt verecek kişi ben değilim ben çok geç öğrendim her şeyi gidin başkasına sorun, derdim heralde.  

Sonra üstünde durunca çıktı bir şeyler. Şu bir gerçekki hepimiz aynı süre içinde aynı şeyleri öğrenmiyoruz arkadaşlar. Çünkü ben şunu fark ediyorum, benim 30 yaşımda fark ettiğim şeyi bir bakıyorum başkası 20 yaşında anlamış 22 yaşında ona göre plan yapmış, dönmüş yoluna. Benim onu anlamam 10 yıl daha sürmüş. İşte tam bu yüzden bu sorunun cevabını ben yanıtlayamam dedim kendi kendime. Herkes için sıradan olan, öğretilen, deneyimlenen şeylerin çoğunu ben çok geç anladım. Bir de benim 30'lu yaşlarımda anladığım şeyi 50'sinde 60'ında hala anlayamamış insanalr var. Yani hepimizin öğrendiği de, anladığı da, zamanı da farklı... Belki ben sıradan olaylar için bazı şeyleri geç fark ettim ama benim de kendi tecrübelerime dayanarak söyleyeceklerim vardır dedim. Ve buldum. 

Evet, 1.si, SAVRULMAYACAKSIN

Hayat sürekli seni dürtecek, savuracak bir yerlere, başkalarının kararlarına, işin getirdiklerine, götürdüklerine. Savrulup gidiyor olacaksın. Gitme. Her zaman dur ve düşün, kendine bak, amacın ne, neyden mutlu oluyorsun, nasıl bi yola gitme arzun var. Bunları bul ve o yöne doğru git. İstikrarlı ol, savrulma. Ama bunlar belli değilse savrulabilirsin. Savrula savrula bunları bulacaksın çünkü :) işte ben bu yüzden geç fark ettim ama buldum:) 

2.si KENDİNLE BOL BOL KAL, SOHBET ET

Gözünü her gün en az 5 kez kendine çevir. Sürekli başkalarında olursa gözün, onlara göre yaşamaya başlarsın. Kendini hiç tanıyamazsın, kendini tanımadan da ne başkasını tanıyabilir ne de kendi yolunu bulabilirsin. Hep önce kendine bak, kendinle kal, sohbet et. Nasılsın, ne istiyorsun, ne yapmak seni mutlu ederdi. Mevcut şartların olumsuzu ve olumlusu seni nasıl etkilerdi? Vs. konuş...


3.sü HAYAL ET, AMACINI BUL

Sence sen bu dünyaya neden geldin? Neyi farklı yapıyorsun? Bunları bul. Hayallerini bul, onları çoğalt. Birine ulaştığında başka hayaller kur. Burada sana bir sır vereceğim; hani o kimsenin seni anlamadığını düşün yanın var ya, anlaşılmadığını hissettiğin yanın, işte o seni diğerlerinden farklı kılan şey. Sen bu dünyaya onu anlatmak için geldin işte. Anlamalarını bekleme, onu nasıl kendi yolun haline getirebilirsin buna bak :) 

Hayaller insanı ayakta tutan, yaşam sevgisini hatırlatan şeyler. Hayat amacını bul, bunlara sıkıca tutun. Ama çok da sıkı tutunma. Yeri geldiğinde bırakman gerekebilir. Ya da hayat sana istediğini vermeyebilir. Ulaşırsın, kısa sürebilir. Hayatta her şey ama her şey geçici, sen dahil. Bunlar karşısında güçlü olmak için hiçbir şeye çok da bağlanma, sev, değer ver, hayatında yer aç, ama hayat merkezine koyup bağlanma. Hayattaki her ihtimale karşı hep açık ol. 

4.sü EGONU YEN

En az diğerleri kadar önemli. Çevremde hayatta geri kalmış, çoğu toplumsal mevzudan mahsur kalmış birileri varsa hepsinde aşırı bir ego var. Egodan kastım burada; Kibir. Nereden mi biliyorum? Kendimden :) Egomu yendiğimde egomun nasıl önümdeki en büyük engel olduğunu fark ettim. Şok olursunuz. Egonuzu yenmenize yardımcı insanlar hayatınıza girdiğinde egonuzu zedeliyor diye ondan kaçmayın. Samimi olduğu için teşekkür edin ve biraz kalın onunla, size zarar vermiyorsa gerçek bir yol arkadaşı bulmuşsunuzdur. Egomuz her konuda bize engel, iş yerinde de, arkadaşlıkta da, aşkta da... "sen bana bunu nasıl dersin, o bana bunu nasıl yapar, ben bu işte çalışmam, bu evde oturmam" diye diye hiçbir şey yapamaz, hiçbir şey yaşayamaz hale gelirsiniz :) Bi bakarsınız hayat akmış gitmiş ve yalnızsınız. Egonuzla başbaşa... Çevrem örneklerle dolu ne yazık ki. 


Galiba 34'e kadar ben en çok bunları öğrenmişim :) Aklıma şimdilik başka gelmedi. Belli ki daha çok şey var. Belki de yoktur bilmiyorum. Ama eminim size sorsalar sizinkiler farklıdır. Ben kendime 40 yaşında tekrar bu soruyu sorduğumda ne diyeceğim merak ediyorum :) 



19 Haziran 2024

Otofajinin Oruç ile Hayatımızda Olması

Sevgili okuyucular, (kimsiniz bilmiyorum ama 5-6 kişi var her yazımda mutlaka ulaştığım :))

 Bu blog nerelere gider ne olur ben de bilmiyorum ama ara ara buraya gelip bir şeyler yazmak hoşuma gidiyor. Sanal günlüğüm gibi de oldu belki. Bazen sosyal medyamda paylaşıyorum okuyucu sayısı artıyor. Hiç bir yerde paylaşmıyorsam maksimum 6 kişiyiz :) 

Bu 6 kişi ile bir yolculuğa çıkalım bugün. Geçenlerde farkettiğim bir olayın geçmişten bugüne nasıl şekillenmiş olabileceğine doğru düşünce yolculuğuma burada çıkmak istiyorum o yüzden gelişigüzel yazıyor olacağım. 

Otofaji'yi duymuşsunuzdur, duymadıysanız da şöyle özetleyeyim; vücuda yeni yemekler vermediğinizde, yeni ve sağlıklı hücreler edinmek için vücudun hasarlı hücreleri yeme biçimi. Yani çok uzun aç kaldığınızda vücudunuzdaki kanser hücreleri bile yenilerek yok olabiliyor. Bu popüler bir terim olarak gözükse de geçmişten bugüne farkedilmiş ve belli aralıklarla yapılan bir yöntem olduğu çok açık.

Aralıklı oruç, otofaji, belki bilmediğimiz başka terimler, bunlar ile vücudu aç bırakarak zararlı hücrelerin yok olmasını sağlayabiliyor, bağışıklık sistemimizi güçlendirebiliyor ve daha az hasta olma imkanına ulaşabiliyormuşuz. 

Biz bunu yeni öğrensek de nesil olarak, aslında tüm bunların yüzyıllar öncesinden bilindiğine dair kanıtlar da var aslında. Dümdüz kafamdakini yazacak olursam tam olarak şöyle düşündüm: Yüzyıllar öncesinden insanlar zaten daha az imkana sahip olduğu için tüm bunları yaşayarak tecrübe etmişler. Belki çok hasta olan biri aç kalarak bir süre sonra iyileşmeye başladı, belki sık hasta olan birisi zor şartlarda yaşamak zorunda kalınca daha güçlü bir bedene sahip oldu. Buna örnek olarak Viktor E. Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışı kitabındaki toplama kampı deneyimlerini de verebiliriz. 

Kampa ilk düştüklerinde açlıktan ve hastalıktan öleceklerini düşünmüşler. Ancak zamanla bırakın ölmeyi nelere dayanabildikleri konusunda kendileri bile şaşırmış. Gitgide daha az hasta olmaya, daha az yemeğe ihtiyaç duymaya başlamışlar. 

Tüm bunları düşündüğümde insanların da geçmişte bunları farkettiğini, belki gelecek nesillere aktarması zor olacağı için din ile bunun hayatımızda kalıcılaştırmak istediklerini düşündüm. Oruç ile senenin 30 günü günde 16 saat aç kalarak belki de vücut yenileniyor ve bağışıklık daha yüksek oluyor.

 Tüm bunlar zamanında düşünülmüş olarak hayatımıza girdiyse sadece islam dini için geçerli olması da bir yandan garip tabii ki. Çünkü oruç sadece bizim dinimizde var. Sadece bizim dinimizin peygamberi mi gelecek nesilleri düşünüyordu? Son peygamber olduğu için belki de tüm dünyaya anlatmaya çalıştı anlatabildiği kadar da kaldı. Bilemiyoruz. 

Ama yüzyıllar öncesinden tespit edilen birçok konunun bugünümüzdeki olaylara nasıl benzediğine şaşırdığım konular arasına bunlar da eklendi :) Diğer dinleri de detaylıca araştırıp belki bunu temellendirecek daha çok kanıt bulabiliriz. 

Bu düşünce yolculuğu da bu kadardı :) Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. 


#otofaji #aralıklıoruç #oruç 

16 Mayıs 2024

16.05.2024 Farkındalığı | Kendimle Buluştuğum Gün

Bugün kendimi kendimle yeniden buluşturdum. Sahilde bisiklet sürerken bir an tüm yaşlarım yanımda gibi hissettim. Çocuk deniz çok mutluydu, önümde oturuyor her şeye şaşırıyor, gülüyor, kollarını açıyor, bana gösteriyordu her yeri. Onu mutlu etmek, mutlu görmek beni daha da mutlu ediyordu. 

Lisedeki deniz seviniyordu ama tam gülemiyordu. Öyle dolu dolu gülemiyordu, çekiniyordu, dikkat çekmemeye çalışıyordu sanki. Görünmezliğin rahatlığı içindeydi. Lisedeki deniz ne yaşamıştı, hala bulamadığım bir şey var. Hala onu tam anlamıyla açamadım. 

20'li yaşlarımdaki deniz iyileşmiş gibiydi, çocuk denizin mutluluğu ona geçmişti ve isyankar halinden çıkıp saçlarını topladı ve ana geldi, siyah uzun saçlarını topladı, siyah tişörtünü düzeltti, olgunca bir baktı etrafa. Onu öyle görmek hoşuma gitti. 

Daha büyük versiyonum vardı arkamda, o da hepimizi öyle mutlu görmekten çok hoşnut gözüküyordu. Benim sırtımı sıvazlıyor, 20'li yaştaki denizin saçını okşuyor, çocuk denize bakıp gülüyordu. Şimdi farkettim bak o da görmüyordu lisedeki denizi. 

Yetişkin biri tarafından lisede görülmeme duygusu yaşamışım demekki. Kendi yetişkin versiyonum bile görmüyor onu. Ama o andaki ben görüyordum, seviyordum, anın tadını çıkar diyordum. Belki o deniz de o kadardı, kabul etmek lazımdı. 

Eve geldiğimde koltuğa oturdum ve daha da görünür hissettim kendimi, tam olarak her versiyonumla ben işte buradaydım, bugündeydim. Kendimi görebiliyor kendimle gurur duyuyordum. Bu o kadar zor oluyordu ki benim için normalde, o nedenle şaşkındım. O kadar görmüyordumki kendimi. Rüyalarımda bile az görürdüm. Hissedemezdim, kendi benlik duygum, deniz olmak bir ara kaybolmuş gibiydi benden. Onu tekrar görmek yıllarımı aldı. Tekrar sevmek zor olmadı, çünkü içimde bir yerde ben hep kendimi seviyordum. Sadece yargılayan sesi susturmak çok zor oldu. 

Her yaptığımı, her hareketimi yargılayan sesi yavaş yavaş susturdum. Gölge altında gibi hissetmekten çıktım böylelikle ama tamamen değil. Hala bazen gölge altında gibi hissediyorum. Annemlerin yanındayken özellikle. Tek başımayken hep daha görünüyor hissediyorum. Görünür olmak zararlıymış gibi bir algım varmış sanki, bunu da daha yeni izlediğim bir video aracalığıyla farkettim. Görünür olmak da güvenli diye telkin veriyordu. Demekki bunu yaşayan çok insan vardı. Şaşırdım ama iyi de geldi. Evet görünür olmak güvenliydi. Tek başıma kaldığım ilk zamanlar her ne kadar anksiyete yaşasam, kendimi görmek beni tuhaf bir enerjiye soksa da gitgide alıştım. Her halimle kendimi kabul etmeye alıştım. 

Bugün bir de sabah biriyle kavga ettim. Eskiden kavga eder pişman olmazdım. Sonra kavga edince pişman olur bir seviyeye geçmiştim, niye öfkelendim yine, eski deniz mi ortaya çıkıyor diye korkardım. Psikolojik süreçleri geçirdikten sonra öfkeli hallerim ciddi anlamda azalmıştı çünkü. Ama bu sefer hem pişmanlık duymadım hem de eski deniz olmadığımı anladım. Çünkü bugün sabah yaptığım şey, benim o görünmeyen denizi koruma çabamdı. Görünmeyen denizin öcünü almaktı. Onu görmezken, hakkını yerken iyi, hakkını aradığı zaman neden kötü oluyordu? 

Konu tamamen işimle alakalıydı. Bir firmadan teklif istemiştim, teklif beklediğim günler lisedeki deniz gibiydim, sabırlı, sakin, sessiz. Üç dört kere firmayı aradım, beklettiler santrali bekledim ulaşamadım. Bu firma ile ilk konuştuğumda da çok güzel vaatler vermişlerdi ben de hoşuma gittiğini, onlarla çalışmak istediğimi söylemiştim. Teklif göndereceklerdi sadece ve o teklif bir türlü gelmedi. O zaman zarfında ben de onlara ulaşamamıştım. Konu öylece kapanmıştı aslında benim için. Ta ki bir gün firma ile iletişime geçtiğim platform bana "bu hizmetten memnun kaldınız mı?" diye dönene kadar. Beklediğim ve iletişime geçmek için uğraştığım günler aklıma geldi. Memnun kalmadım dedim ve durumu olduğu gibi anlattım. "Bu yorumunuz firmayı ciddi anlamda etkileyecektir. Emin misiniz?" dediler. Eminim dedim, bunlar yaşandı çünkü, yaşanmayan bir şey yok. 

Yorumum yayınlandıktan bir süre sonra, bu sabah işte, firma aradı. Yönetici olduğunu belirten bir kadın tarafından arandım, yorum sebebiyle beni ikna etmeye çalıştı, kim geri dönmediyse onu işten çıkaracaklarını vs. anlatmaya çalıştı. Hep gergindim ve ters cevap verdim. Sizin beni neden aradığınız bile belli değil dedim, ben o günlerde yaşadığımı bilirim. Şu an bana anlattıklarınız hep boş dedim. Kız da en son ağlamaklı bir sesle "ben sizinle düzgün konuşuyorum siz hep tersliyorsunuz, rahatsız ettim kusura bakmayın" diyip kapattı. İşte o an bir süreliğine korktum, öfke nöbetim mi gelmişti? Eski deniz mi oluyordum? Kendi kendime konuşarak kendi haklı yanlarımı farkettim. Ve yorumun onları çok da ciddi anlamda etkilemeyeceğini... Neden hemen pişman olup geri adım atmaya meyilliydim ki? Resmen yine, sevilme, onay alma çabası. Başka bir şey değil. 

Salona gelip oturdum ve dedim ki; ben bugün yetişkin deniz versiyonumla, o 2 ay önce onlara ulaşmaya çalışan, sakin, umutlu ve sabırlı denizi korudum. Benim bugünkü ters görünüşüm, o günkü ses çıkarmayan denizin intikamıydı. Onu korumaktı. İşte bununla birlikte kendi kendimle barıştım. Kendimi yargılamayı bıraktım. Günün devamında belki de sahilde tüm denizlerle bir arada gibi hissetmeme sebep olan duygu biraz da buydu. Hepimiz buluşmuştuk. Ben tüm versiyonlarımı olduğu gibi kabul edip, yeni versiyonumla onların haklarını koruyordum. Yanlışlarında yanlarında oluyordum. 

Günün devamında bir toplantıda ortaya çıkan hatayı açık yüreklilikle kabul ettim ve aslında açıklamasam asla benim yaptığım belli olmayacak bir hatayı gün yüzüne çıkardım. Oh be dedim, hata yapmanın dayanılmaz hafifliği... Hatalarımla görünür olmanın dayanılmaz hafifliği... Onay alma ve sevilme çabamı bırakmıştım. 

Bugün ben resmen kendimle tekrar barışmıştım. O misafir ortamında kendi olduğu için cimdiklenen, kendi oldukça yargılanan denizi ortaya çıkarmıştım. İyi ki de çıkardım. Çünkü artık kendi arkamı toplayacak bir kendim var benim. 

7 Şubat 2024

Olamamanın Sıkışmışlığı

Kimse gibi olmadığımı kabul etmem çok zaman aldı.

Tek başına olduğumu kabul etmem çok zaman aldı.

Hep farklıyım diye lanse ettim kendimi, hep tekmiş gibi görüntüler verdim öyle cool yaşadım. 

Aslında hepsi ağır bir depresyonun görüntüleriymiş. Hep uyum sağlamaya çalışmışım aslında.

Tek başına hissettiğim için kopamadığım en yakınlarımdan, tek başınalığı arzuluyormuşum gibi görünerek kaçmışım belki de.

Arkadaş ve okul çevremde hep farklıymışım herkesten gibi görünerek aslında onlar gibi olmadığım için içten içe üzülüyor ve aralarına karışmak için benzemeye çalışmışım. 

Ne onlara benzeyebilmişim, ne de kendim olabilmişim bu süreçte.

Yıllardır olan arada sıkışmışlık ve bezginlik halimin sebebi tam da buymuş aslında. 

Olmuş gibi görüneyim derken olamamak ve uyumlanamamak. 

Uyumlanma çabanı bıraktığında kendin olduğunda zaten kendin gibilerine uyumlanıyorsun. Uyumlanamadıklarında zaten bırak öyle kalsın. Uyumlanmak zorunda değilsinki. 

Herkese uyumlanabilsek kimsenin kendine has özellikleri olmazdı ve hepimiz robot gibi olmaz mıydık?

Neden tek tipleşmeye bu kadar meyilliydik. Farklı olanı ayırmaya, dışlamaya neden bu kadar meyilliydik?

Önce biz kendimizi kabul edememişiz ki başkalarını da kusurları değil "kendine haslığıyla" kabul edelim. 

Ne kadar zorlaştırmışız her şeyi. Büyütenler sebebiyle mi böyle oldu, biz mi fazla hassastık ve her şeyi üstümüze alındık? Kimbilir...


Kimse gibi olmak zorunda değilsin. Kimse gibi de değilsin saten. Olduğun halinle çok değerlisin, sadece olduğun halinle daha güzelsin ve yeterlisin. Bunları unutma olur mu? 




Ütopyam

 

Eskiden müzik festivallerine tek katıldığımda orada hafif gün batımı, kum üstünde oturan yığınla insan, sahnede az sesle çalan canlı müzik ortamı bana ütopyam gibi gelirdi. Aşırı güzel, özgür gelirdi, bambaşka bir hava alırdım. Gerçek özgürlüğü hissettiğim tek yerler gibi gelirdi. Yargılanmadığım,  olduğum halimle varolabildiğim ve görüldüğüm, görülmekten de hoşnut olduğum bir yerdi. 

Geçtiğimiz gün bunu ilk defa sıradan bir mahallede hissettim. Sevgilimin mahallesinde. Aslında düne kadar sıradan bir mahalle olan o bölgede sabah börek almaya çıktıgımda dünyanın en özgür ve huzurlu noktasındaymışım gibi hissettim. Tıpkı müzik festivallerinde aldığım tat gibiydi ve bu tadı yıllar olmuştu almayalı. 

Demekki olay müzik festivalleri değilmiş. Kendim olabildiğim her yermiş. 

Ailemin de bildiği şekilde kendim olarak bir yerde varolabilmekmiş. 

Kendi kendime hayatı zindan etmişim sanki. Kendim olabildiğim yaşamaktan keyif aldığım anları, noktaları nasıl da azaltmışım. 

Şimdi yine bu duyguları hissetmek, var olduğunu, her şeyin güzel olduğunu, huzurlu ve özgür olduğunu duyumsayabilmek çok güzel geldi. 

Bunu nerede yaşıyorsanız oraları, o insanları çoğaltmak lazım belkide. 

En son bu kadar huzuru balkan bölgesine gezmeye gittiğimde hissetmiştim. 

Öncesinde ne kadar anskiyete yaşasam da sonrasında kaygılar yerini özgürlük ve huzur duygusuna bırakmıştı. Aslında yıllardır süren arayışım, olmak istediğim yer, beni böyle hissettiren her yermiş. 

Belki içimdeymiş, çıkması için ortam ve kişi kolluyormuş. 

Bu anları çoğaltmak ve kendime bu hediyeleri daha çok vermek için uğraşacağım. 

Bugün bu yazı ile bunun bir izini bırakıyor, kendime söz veriyorum. 


29 Eylül 2023

Kuru Otlar Üstüne

 

İlk defa büyük beklentiyle gittiğim bir filmden tüm beklentimi aldım desem yalan olmaz. 

Bir Nuri Bilge Ceylan filmi olduğundan 3 saat 17 dakika süren film başladığında, NBC meditasyonuna girmiş bulunuyorsunuz zaten. Her anı, ayrıntıyı kaçırmayan bakış açısıyla 3 saate bile kimbilir ne kadar zor düşürmüştür kurguyu diye geçirdim içimden... 

Öncelikle bu yazı bir eleştiri vs. değildir. Hem öyle bir konumda olan bir donanıma sahip değilim hem de sanat filmlerini eleştirmenin kimsenin haddi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü sanat filmleri herkesin anlamak istediği, anlayabildiği kadar, çıkarabildiği dersler kadar filmler aslında. Sen o filmde ne görüyorsan, o sahnede ne hissettiysen hepsi senden çıkan duygular ve düşünceler... Filmin amacı da tam olarak senin o duyguya, düşüncene erişmek oluyor bence. Sanat Terapi eğitimi aldığım için en azından ben bu gözle bakıyorum sanat filmlerine... 

Filmi üç aşamada kendi çıkardıklarımdan yorumlamak istedim. 

İlk aşamada filmin sonunda farkettiğim gözlemimden bahsedeceğim. Bu da; filmin yan karakteri gibi gözükse de tamamen Kenan üzerinden, Kenan'ın hayatı ve bakış açıları üzerinden ilerlediğini filmin sonunda farketmem üzerine. Neden diyeceksiniz? Hakkınız var. Şöyle ki, ilk başlarda Kenan'ı masum bir köy insanı, köy öğretmeni olarak görüyoruz. Ancak ilerleyen aşamalarda Samet öğretmenin iyi davrandığı kız öğrenciler tarafından sevildiğini farkedince onun da kız öğrencilere ayrı davrandığını öğreniyoruz ve sonunda ikisi de bu sebeple uyarılar alıyor. Kenan öğretmenden hiçbir şekilde beklenmeyecek olayların birincisi bu... Samet öğretmen de şaşırıyor onun bunu yapmış olmasına ve bu onun için bir adım aslında. Samet öğretmenin ona kattığı, gelişmeye açılmış olan bir yönü. Yeni bir nöronu bile diyebiliriz belki... Bu tabii bir kaosa sebep oluyor. Hem Kenan hem de Samet öğretmen için okulda klasik bakış açılarının dışında bir bakış açısı ile ortaya çıkmış davranışların bedeli olarak Milli Eğitim'den çağırılıp haklarında şikayet olduklarını öğreniyorlar. Bu bir kaostu ancak filmin başında bir ayna bile taşımasına izin verilmeyen kızların filmin sonunda ruj sürdüklerine şahit oluyoruz. Yani o kaostan bir yenilik doğdu aslında. Herkesin bakış açısı biraz olsun yumuşadı belki. Bu "kaosların bir doğurganlık süreci" olduğu konusunu da Nuray ile Samet'in sofrasında duyuyoruz. O kadar güzel bağlanmış ki bunlar birbirine... O sohbette geçen çoğu şey Samet öğretmenin okuldaki birçok olaya karşı olan tavırlarını net şekilde hatırlatıyor insana. "Çöpe samana dokunmayan birisin" cümlesinin sonradan; Samet öğretmenin bot dağıttığı öğrencilerinden birinin aldığı botu kardeşine verdiği ana şahit olması gibi mesela. İki kere arkasını dönüp farkediyor durumu ancak gidip ben de ona bir bot alayım demiyor mesela. Olaylara şahit oluyor, fotoğraflar çekiyor. Halkla bir olmuş, dertleri dinliyor, bazılarını eleştiriyor ama hiçbirine elle tutulur bir yardımda bulunmuyor. Köye yenilik getirme çabası dediği bakış açısı yeniliğinin de sonradan aslında kendi içsel kavgasından olan bir arayış olduğunu duyuyoruz filmin sonunda. Bu bakış açısı çabası dolaylı yoldan da olsa Kenan'ı etkiliyor en çok, ancak tüm bunlar net görülür şekilde değil. Dediğim gibi benim yorumlamam ve anladığım :) 

İkinci aşamaya gelecek olursak; en çok etkilendiğim sahnelerden biri olan Nuray'ın, bacağını kaybettikten sonra verdiği mücadelenin yüzüne, tavırlarına net şekilde yansımış olmasıyla birlikte öğretmenlerin evine gelerek "Bu halimle ilk defa tekrar hayata karışmaya çalışıyorum, neler yapabiliyorum, hala ne kadar varım bu dünyada, ne kadar yer kaplıyorum. Nelere gücüm var? Bunları görmek istedim. Bunlara bakmak istedim." demesi... Ne kadar büyük bir olgunluk seviyesi değil mi? Çoğumuz bunu mevcut hayatlarımız içinde bile yapmıyoruz. Mevcut hayatımızda mevcut kapasitemizle neleri yapmaya gücümüz var? Neler yapabiliyoruz ve ne kadar yer kaplıyoruz bu dünyada? diye kaç kişi sormuştur ki kendine? Ben son iki senedir sormaya başladım ve tüm kapasitemi kullanmaya çalışıyorum. Yapabildiğim şeylerin yarısını hayatın gelişigüzelliği ile yapmış olsam da farkında olmadığım birçok farklı yeteneğimi, gücümü farkettim. Belki daha fark edemediklerim var. Belki sizin de ne yetenekleriniz, ne güçleriniz var? Belki Nuray'ın bu farkındalığında, zaten kendi hayatında gücünün farkında olup görüşleri doğrultusunda kendine bir yol çizmiş olması yatıyordur. Zaten kendi kapasitesini kullanarak yaşadığı için bu olay sonrası da kapasitemin ne kadarı bende kaldı? diye sorabiliyordur kendisine. Ailesi ile birlikte yaşamasına rağmen onların görüşlerinden etkilenmemiş olması, kendi yolunda gitmesi, onlar evde yokken o eve Samet'i getirebilmesi bile kendini ne kadar sonuna kadar yaşadığını gösteriyor aslında.  Nuray karakteri asıl Kenan'ın kafasında ışıklar açtı belki de, yeni bir nöron da onun tarafından eklendi. "Samet'le yaşanan şey senin gözünde beni ahlaksız mı yaptı" dedi mesela, yani hala ona olan ilgisini belli etti ve Kenan belki de hayatta en önem verdiği şeylerden birine karşı yumuşamaya başladı. 


Üçüncü ve son aşamada ise gözlemim masumiyet üzerine oldu :) Herkes nasıl da kendini masum görüyor ve anlatıyor değil mi? Milli Eğitim Bakanlığı'nda Kenan öyle bir savunma yaptı ve çıkıştı ki, benim aklımın ucundan geçmedi onun Samet hoca gibi kızlara yakın bile davrandığı. Yakın bile davranmamıştır Samet öğretmen sebebiyle yanmıştır dedim. Meğerse o da yakın davranmış hem de yılışık bir şekilde... Duyduğumuz bu, bize o sahneler gösterilmedi. Belki bunu yaparak da Nuri Bilge Ceylan bize, bakalım kimler sadece duyduğuna inanıp Kenan'ı yaftalayacak diye denetliyordur, bilemeyiz. Ancak sonlara doğru Nuray ile yakınlaşmasına rağmen bunu Samet'e söylememesinden anlaşıldı ki Kenan da masum değil. Nuray'la görüşmesini isteyen zaten Samet iken, rahatlıkla bu konuyu onunla konuşabilecekken ki bence konuşulmalıydı da, gizli tuttu onunla görüşmesini, Nuray'dan çok daha önce tanıdığı ev arkadaşını bir anda ikinci plana atarak Nuray'ı ön plana aldı. Samet'e bu bir şekilde göründü ve Samet de intikamını başka şekilde aldı belki ama o aşamaya kadar Samet ne kadar masumdu değil mi? :) Onları tanıştıran kişiydi ve onlar ondan gizli ilişki başlatır gibi oldular. İkisine de özellikle sordu ağız aradı ama söylemediler. Samet de başka bir yol ile Nuray ile görüşüp ileri giderek ikisinin ona yaptığı sinsiliği o da onlara yapmış oldu. Burada kim suçlu kim suçsuz konusuna giremeyiz çünkü herkes biraz suçlu ama bir yandan da herkes nasıl masum ve kendini savunuyor değil mi? 

Samet öğretmenin kızlara yakın davranması ilk sahnelerde beni çok rahatsız etti. Sanat terapiden öğrendiğim kadarıyla burada benim bakış açım devreye girdi. Belki yönetmen o amaçla eklemedi o sahneyi ve hiç öyle bir ima da yoktu ama benim içimden "öğrencisini taciz eden bir öğretmen mi izleyeceğiz yoksa?" hissi uyandı ve çok rahatsız oldum. Kim bilir bu benim geçmişimde neyle bağlantılı? bilemem. Ancak filmin sonunda Sevim ile Samet öğretmenin yakın olmasının altında Samet öğretmenin onda bir şey araması sebebiyle olduğunu gördük. Nuray'la daha çok derin konulara dalıp ilerlemesine rağmen kafasında hep Sevim ile ilgili takıntıları vardı. Kızdan asla beklediği cümleleri de duyamadı. Ama onun ona hayran olması, belki aşık olması çok hoşuna gitti. Tekrar tekrar okudu mektubu, keyiflendi ve filmin sonunda "kendimi senin gözünden görmek isterdim sevim" dedi. Kendini sevmeyen bir adam belki Samet. Çevresinde de o yüzden hep mutsuz ve eleştirilecek sahneler görüyor. Başkalarına yardımcı olma konusunda isteksiz bir adam gibi.. Nuray da tam tersi, mevcut durumuna rağmen iki erkekle birden görüşebilecek ve onları kendine hayran bırakabilecek özgüvene ve kendilik sevgisine sahip bir kadın. O kadının da çevresine ne kadar yardımcı olan bir insan olduğunu görüyoruz. Yani kendisini sevebilen, kapasitesini tamamen kullanabilen insanların çevresine ve dünyaya daha çok faydalı olabildiğini görüyoruz. Ailesine önem veriyor, hasta öğrencisinin evine gidiyor, görüşü ile ilgili bir örgüte üye ve bir aktivist. Ve o da yine de iki adama birden ümit vererek ikisinin de arkasından iş çevirerek masum olmadığını gösteriyor. Dillendirdiğinde ne kadar masum sebepleri olduğu görünse de yaptığı olay iyi bir profile sığan bir şey değil. Özetle ne kadar masum görünsek de hepimizin tamamen "iyi" biri olamayacağımızı, tamamen "masum" olamayacağımızı anladığımız sahneler oldu. 

Herkesin gizli olarak yaptığı, yapmaya çalıştığı her şey bir şekilde ortay çıkıyor ve o kişinin aleyhine bir olaylar karşılık buluyor. Bu işleyiş ile de ilahi adaletin er ya da geç işlediğini göstermek istemiş diyebiliriz belki. 

Anlamadığım konular ise; Veteriner hekim dükkanında yaşananlar, oradaki işsiz karakter ve veteriner arasında geçen diyaloglar neden verildi acaba? Oralar diğer konular ile ne şekilde bağlantılıydı da ben anlamadım bilmiyorum :) Oraları çözebilen varsa da lütfen buraya youm bıraksın. Okuduğunuz için teşekkür ederim. 


Keyifle kalın... 




24 Aralık 2022

Kurak Günler'i Anladık mı?


Kurak Günler ilk çıktığında Twitter'da sadece afişi dolanıyordu ve o kadar ilgimi çekmemişti açıkçası. Ancak ne zaman ki belediye desteği geri istemiş konusu duyulmaya başlandı, bir merak uyandırdı ve konusunu okudum. Kişiliğine, karakterine değer verdiğim sanatçıların beğenilerini ve paylaşımlarını da görünce büyük bir merakla filme bilet aldık. 

Başlangıç sahnesi ve savcı karakterini canlandıran oyuncunun oldukça sade bir oyunculukla rolün hakkını vermesi gerçekten mükemmeldi. Mümkün olan en az mimikle role bürünmek çok az oyuncunun yaptığı bir şey ve bu konuda başı Ercan Kesal çekiyor bence. Her neyse merakla, hafif espritüellikle başladı film. Heralde ileride daha ilginç sahneler olacak dedik. Tüm filmin hangi konu üzerinden döndüğünü anlamam şahsen çok uzun sürdü. Hatta filmin sonu o kadar muallaktı ki gerçekten neyin merkez alındığı belli bile olmadı. 

Devlet işlerindeki usulsuzluklerin, bazı suçların nasıl örtbas edildiğinin, bazı devlet işlerinde nelerin üstünün nasıl kapatıldığını anlatması bakımından oldukça cesur bir film diyebiliriz. Bunları bu kadar net ve berrak şekilde gösteren benim izlediğim ilk film diyebilirim. Tamam bazı türk dizilerinde de yer verilmeye çalışılıyor ama bu kadar göze batırarak değil ve tabii ki rtük sınırıyla :) O nedenle filmin en ilgi çekici ve muhtemelen destek kesilmesine sebep olan yanı bence bu kısımdı. Her ne kadar gay muhabbetlere bağlansa ve bunun üzerinden prim yapılıp filmi tüm sinemalarda kapalı gişe oynayacak kadar popülerlerleştirdilerse de bence asıl olay buydu. Yani üstü kapatılan suçlar. 

*spoilerlı kısım* 

Genel anlamda beklediğimi buldum mu? Hayır. Gay ilişki asla yok, sadece imalar var ve izleyicinin çoğu bu imaya bile gülüyor. Recep ivedik izlerken her küfre gülen seyirci gibi gay muhabbet geçince de gülen bir kitle var demek ki onu anladık. :) Dinlendirici, oba halkını tanıtıcı, memur hayatını anlatan, oldukça gerçek ve hatta bazı acı gerçeklerin yüze tokat gibi çarptığı sahneler ile film çekti kendine. Aradaki eğitim farkında rağmen ortak buluşulan noktalar olduğunun gösterilmesi, buna değinilmesi bence sanat filmi diye izlemeye gelen herkeste bir şeyler uyandırmıştır.  

Filmin sonunda evden neden kaçtılar? Savcı neden durduk yere köyün düşmanı ilan edildi? O koca deliğin öte tarafına savcı ve sözde arkadaşı nasıl geçti? Orada filmi bitirmenin olayı neydi? Bu kısımları anlayabilecek entellektüellikte değilmişiz demekki ki anlayamadık :) Anlayabilen varsa yorum olarak paylaşsın biz de anlayalım. 

24 Ocak 2022

Tek Gecelik İlişki 101

Tek gecelik ilişkilere hak ettiği değeri vermiyoruz. Belki bize birçok şey katan bu ilişkiler hayatımızın bir parçası. Ertesi gün alıp başınızı giderken o akşamı, o insanı düşünürken yürüdüğünüz yol, dinlediğiniz müzik, hepsi içinizde yeni bir tohum, yeni büyüyen bir dal aslında...

                            

Tek gecelik ilişki diyince hemen akla ikili ilişkiler geliyor. Öyle değil halbuki.

Benim bir barda tanışıp bütün gece eğlenip dans ettiğim, muhabbet ettiğim ve gecenin sonunda hiç iletişim bilgisi almadığım kişiyle olan ilişkim de tek gecelik ilişki. 

Ya da bir konserde tanıştığım anne-kız ile olan muhabbetim, o gecelik birbirimize destek oluşumuz da tek gecelik ilişki. 

Uzun bir yolculukta birlikte seyahat ettiğiniz o diğer yolcular, molalarda beraber yemek yediğiniz, sigara içerken muhabbet ettiğiniz o teyzelerle olan ilişkiniz de tek gecelik ilişki. 

Aklınıza geliyor mu başka? Benim düşündükçe geliyor. :) 

Kalmalı festivallerde gece sahilde muhabbet edip sabahladığınız, ertesi gün herkesin kendi çadırında uyandığı ve bir daha görmediğiniz o kişilerle geçirdiğiniz gece de tek gecelik ilişki. 

Şimdi böyle bir anınızı hatırlayın, ertesi gün ya da o kişinin yanından ayrıldığınızda düşündüklerinizi hatırlayın. Şu an olmuyorsa bile bir sonraki böyle bir deneyiminizde bu yazıyı hatırlayın ve o anın kıymetini bilin. Ayrıldıktan sonra gelen o ufak aydınlanmaları farkedin istedim. 

Şimdi size benim ilginç bir tek gecelik ilişkimi anlatacağım: Geçtiğimiz yaz Çeşme'den dönerken 10 saatlik yolculuğumuzda böbrek ağrısı tutan, sarışın bakımlı bir o kadar da konuşkan bir teyze ile olan ilişkim. Bu teyze öyle sıradan bir teyze değildi. Ağrısını dindirmek için bizden yardım istedi önce, birilerinde istediği ilaç vardı ve ağrısı hafifledi. O sırada muhabbet açıldı ve teyzemizin meğerse eski TRT Korosundan Pelin Uyanıker olduğunu örendik :) 

O gecelik o kadar çok şey öğrendik ki kendisi hakkında; ilk evliliğinin nasıl başladığı, nasıl tanıştıkları, eşiyle birlikte Los Angeles'ta yaşamaya başlamaları, oradaki müzikallerde yer alması ve dönemin büyük siyasetçilerine verilen korolarda yer almasına, giydiği kıyafetlerden, iş arkadaşlarına ve aşk hikayelerine kadar ağzımız açık dinlediğimiz hikayelerle dolu bir yolculuk oldu. 

2 yıl süren ve sonra çocuk da olmadan biten evliliğinden bahsettiğinde; kendisini çok seven ve kendisi için çok şey yapmış, kendisine oldukça nazik davranan bir eş ile bile hayatın birlikte sürdürülemeyeceği ihtimalini öğrendik mesela.

O kadar seyahate, üne, arkadaş ilişkisine ve çevreye rağmen, yaşlandığında yalnız kalacağını, bir otobüste başkalarından yardım isteyebileceğini, Los Angeles'taki belki en ileri teknolojik tuvaletlerden otogarın o pis tuvaletine bizimle birlikte giren ve bundan gocunmayan bir hayatın olabileceğini öğrendim. 

İşte bu tek gecelik ilişkideki farkındalığım o tuvalete birlikte girdiğimizde geldi. Öyle zengin ve şatafat içinde yaşamış bir insanın yine böyle yerlere maruz kalabileceği düşündürdü. Belki o evliliğinde eşi onun başarısını kıskanan biri değil de onu destekleyen biri olsaydı, belki kendisi başka biriyle hayat kurmayı seçseydi şu an ABD'de belki yeni müzisyenler doğmuş ve yetişiyor olacaktı. Belki sonra Türkiye'ye gelip ünlü olacak gruplar meydana gelecekti. 

ABD'ye yine gidip geliyormuş orada da evi varmış hatırladığım kadarıyla ama yalnız ve o meslekten emekli olmuş. Her sene burada kardeşlerini, arkadaşlarını ziyarete gelip uzun süre kalıyormuş. 

Ben bu tarz her tek gecelik ilişkiden ciddi büyümeler yaşayabiliyorum. Belki siz de yaşıyorsunuzdur farketmiyorsunuzdur diye ufak bir ışık yakmak istedim. 

Her tek gecelik ilişkinin bu büyümeyi kısa zamanda vermesinin asıl nedeni de; o kısa sürede kurulan ve kısa sürede sona eren bağ. Her deneyim ve kişiyle yolculuğumuz sona erdiğinde nasıl büyüyorsak, bu tek gecelik ilişkiler onların hızlı versiyonları... O yüzden bunların değerini bilip, o kısa sürede bize kattığı o ufak büyümelerin, çok acı çektirmeden, sadece keyifle kurulan ve paylaşılan anların yine keyifle ve belli bir mesafede kalıp bitmesi ile öğrendiklerimiz gerçekten kıymetli. 

Hatta bunları böyle zahmetsizce öğrenmek asıl kıymetli olan. Bir bağı kurmak için çok zaman, emek, üzüntü, stres, sinir harcayıp bir de o bağı koparırken ayrıca üzüntüler, sinirler stresler yaşıyoruz ve bir ders alıp çıkıyoruz o ilişkiden. Belki bu tarz ilişkilerden öğrendiğimiz dersler çok daha büyük ve kalıcı ama tüm bu zahmetlere, zaman, emek kaybına yol açmadan kısa sürede bize verilen bu tek gecelik hikayelerin dersleri , öğrenecekleriniz de çok kıymetli. 

Özetle, bazı farkındalıklar güzeldir. O ilişkilerin kıymetini bilip ne alabileceğimize bakmayı, bir şeyler görmeye çalışmayı bırakmamak lazım. 







8 Ocak 2022

Sen Sana Maruz Kalmak Ne Demek Bilmiyorsun ki


Sen hiç sensiz olmadın ki diyor ya İlhan İrem, işte onun gibi bir şey; sen hiç sana maruz kalmadın ki. Sen hiç ben olmayı bilmedin ki.

İçip dertleşmek istediğinde rakı tokuşturup ağlayacağın kimse olmamasının ne demek olduğunu bilmiyorsun. 

Evde hüngür hüngür ağlayasın gelip sessiz sessiz ağlayıp hemen toparlanman gerekmesinin ne demek olduğunu bilmiyorsun. 

Duygusal olarak kimseye açılamamanın, omzuna yaslanıp acını anlatıp, huzurla güvenerek ağlayabileceğin kimse olmamasının ne demek olduğunu bilmiyorsun. 

Duyguların paylaşılmadığı, zayıf yönlerin gösterilemediği bir evde hassas biri olarak yaşamanın ne kadar zor olduğunu bilmiyorsun. 

Herkesi ne kadar çok sevsen de, için deliler gibi acıdığında kimseyi görmek istememenin, biri hasta bile olsa üzülemeyecek kadar yalnız hissetmenin ne demek olduğunu bilmiyorsun. 

Hasta olmayı, bazen ölmeyi bile isteyecek kadar acı çekmenin ne demek olduğunu belki biliyorsun ama yanında kimse olmadan bunu kimseye dile getirememeyi bilmiyorsun. Senin gibi ağlayarak bağırıp çağırarak bu duyguyu dışarı vuramamayı bilmiyorsun. 

En zor anlarında, hastalık anlarında, kriz günlerinde yanında sırtını dönüp uyuyan biri olmasını, gece hastaneye kaldırılmış olup ertesi gün neyin var diye bile sormadan çekip gitmiş birine maruz kalmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun. Çünkü sen hiç kendinle karşılaşmadın. Sen hiç kendine maruz kalmadın çünkü. 

Görülmeden, duygusal olarak dinlenilmeden, maddi manevi her konuda her şeyini tek başına aşmak zorunda olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun. 

Belki sende başka yerden vuruldun, başka yerlerden acılar çektin. Ama ben olmanın nasıl yorucu ve acı verici olduğunu bilmiyorsun. 

Sürekli kendini tek başına toparlayıp, tek başına yaşayamamanın, bunun verdiği ağır depresyon haliyle yine de mutlu olmaya çalışmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun. 

En sevdiğin, güvendiğin karşı cinsin sana kazık atmasının ne demek olduğunu bilmiyorsun. Sen hiç kötü birilerine maruz kalmadın ki, sen hep çok sevilen, peşinden ağlanılan oldun. Sen birinin peşinden pek ağlamadın ki? Nereden bileceksin aşk acısını? 

Bunu birkaç defa yaşamanın verdiği ikiye katlanmış acının ne demek olduğunu, bazen ağzına koyduğun lokmanın boğazından midene geçiş yapamamasını nereden bileceksin. 

O kadar duygusuzsun ki, yanında ağlanamayacak, üzülünemeyecek, hasta olunamayacak kadar katısın. Ve ben kendimle en ücra köşelerde, en tehlikeli sokaklarda, gece tek başıma kalıp kaybolduğum, belki gece geçirmek zorunda olduğum yerlerde bile senin yanında olduğum kadar kendimi güçsüz hissetmiyorum. Sana karşı güçlü olmaya, görülmeden görülür gibi davranmaya, hep mutlu ve neşeli olmam gerekiyormuş ve tek önemli şey senmişsin gibi davranmaktan o kadar yorulmuşum ki. Güçlü rolü yapmak istemediğim için artık yanında güçsüz hissediyorum. 

Sen hiç; hayatın ilerlemezken, en yakınının ilerlediğinde, senin hayalini kurduğun ve daha içten bir şekilde istediğin şeylerin o çok istemediği halde ona sahip olduğunda yaşattığı hissi bilmiyorsun ki. 

Sen sana maruz kalmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun ki.